31 Aralık 2011 Cumartesi

bebelere anatomi



30 Aralık 2011 Cuma

2011 Kitaplarım..

Geçen sene ne güzel liste yapmıştım. Fotoğraflarıyla birlikte listelemiştim. Ama o zaman blogumu açalı bir sene bile olmamıştı ve çok fazla kitap yorumlamamıştım.

En iyisi ben 2011'de okuduğum kitapları liste şeklinde yazayım. En sevdiklerimi de kırmızıya boyayıp, linklerini ekleyeyim.

Bu sene ''52 hafta 52 kitap'' hedefime ulaştım. Hatta geçtim :) Okumak istediğim yazarları okudum. Eee daha ne olsun? Gerçi hala eksikler var. Ama bizler için eksikler hiç bitmez değil mi? :)

''Evlendiğin zaman göreceğiz seni, işlerden vakit bulabilecek misin okumaya?'' diyenlere de selam gönderiyorum.

1-Shantaram- Gregory David Roberts ( 2010 listesine dahil etmiştim)
2-Hercule'ün Oniki Görevi- Agatha Christie
3-Çapraz Oyun- Hasan Saraç

4-Değişim- Franz Kafka
5-Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?- Perihan Mağden
6-Sırça Fanus- Sylvia Plath
7- Sorry- Zoran Drvenkar
8- Genç Werther'in Acıları- Goethe
9- Bir Türk Ailesinin Öyküsü- İrfan Orga
10-Kutsal Fahişeden Bakire Meryem'e Toprak ve Kadın- Emre Caner
11-Kontrbas- Patrick Süskind
12-Benim Hüzünlü Orospularım - Gabriel Garcia Marquez
13-Aşk Yakalar Seni- Fatoş Yıldız
14-Bir Kadın Düşmanı- Reşat Nuri Güntekin
15-Gullerin Duvagi- Laura Fitzgerald
16- Kadindan Kentler - Murathan Mungan
17- Albaya Mektup Yok- Gabriel Garcia Marquez
18- Fisilti - Becca Fitzpatrick
19- Kelebek - Henri Cherriere
20- Danko'nun Yüreği - Gorki
21- Miral - Rula Jebreal
22- Lanetli Talih - Rachel Gibson
23- Birbirimiz Olmadan - Martin Walser
24- Roger Ackroyd Cinayeti - Agatha Christie 
25- Küçük Arı - Chris Cleave
26- Gri Hikayeler - Göksel Bekmezci
27- Portobello Cadısı - Paulo Coelho
28- Hikayeler -KAFKA
29- Hayalden Öte - Faik Byrns
30- Bir Maskenin İtirafları - Yukio Mişima
31- Arı Kovanına Çomak Sokan Kız - Steig Larsson
32- Japon Yapmış - Onur Ataoğlu 
33- Sürü - Frank Schatzing
34- Saklı Ülke - Maud Mangold
35- Dul Kasabı - Pavel Kohout
36- Charlie'nin Çikolata Fabrikası - Roald Dahl
37- Charlie'nin Büyük Cam Asansörü - Roald Dahl
38- Onlar Hep Oradaydı - Sunay Akın
39- On Üç Yıl Sonra - Jasper Kent ( yarım bıraktım )
40- Vanilya Kokulu Mektuplar - Sevim Ak
41- Japon Ne Yapmış - Onur Ataoğlu
42- Rüya Gören Kız - Nil Esra Başaran
43- Kirpiklerimin Gölgesi - Şebnem İşigüzel
44- Ve Ayna Kırıldı - Agatha Christie
45- Sürtüşmeler - Philippe Djian
46- Yağmuru Seven Çocuk - Amelie Nothomb 
47- Kediler Güzel Uyanır - Yekta Kopan
48- İntihar Notlarım - Micheal Thomas Ford
49- Ölüm Pornosu - Chuck Palahniuk
50- Lütfen Anneme İyi Bak - Kyung-sook Shin
51- Bozkır Aydınlığında Aşk - Adnan Binyazar
52- Kimyager - Murat Özkan 
53- Bir Çay Daha Lütfen - Katharine Branning 
54- Kabuk Adam - Aslı Erdoğan

55- Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında - Haruki Murakami

varmısın İddaaya



Bizim ülkemizde oyuna nekadarda meraklı insanlar var böyle eminim başka hiçbir ülkede bukadar fanatik yoktur
hayallerle yaşamayı seviyoruz
gecenlerdede bizim arkadaşlar millipiyango almışlar çıkarsa bar acacaklarmış ve kapıda benim resmim olacakmış altındada girmesi yasaktır yazacakmış yok daha neler yılbaşına kadar hayallerle yaşamanız dilegiyle...

Şu resimdeki teyzeyede burdan seslenıyom teyze netten oyna netten daha kolay :D

Hayatta Nefret Ettiğim Üç Şey

Birincisi bloga yazı eklemeyip eklemeyipte yok şöyle oldu yok böyle oldu demektir. Ama şu an bu nefret ettiğim şeyi yapıyor bulunmaktayım. Napalım arkadaş bildiğiniz gibi işe başladık bir de bu sıralar aybaşı yılbaşı derken işler acayip yoğun. Artık gözümden değil götümden ateş saçıyorum desem yeridir.

Bu yoğunlukta gördüğünüz gibi ancak bu saatte bloga girip bir şeyler ekleme fırsatı buldum. Ancak şu da var Laptopun şarjı çok az heran kapanabilir tehlikesine karşı yazımı kısa tutacağım. Neredeyse bitti zaten yazım. Hatta bitti bile.

Ayrıca hayatta nefret edilecek şeyi kim üçe düşürebilmişki.... Bu yazımda bir tanesinden bahsettim işte. Hadi sağlıcakla kalın dostlar. Beni özleyin, arkamdan sövene bende söverim bilginize. :)

29 Aralık 2011 Perşembe

BİZ OLMUŞUZ PROFİL


Dünya nüfusunun %70 civarı mat zekâlıymış. Yani, yorum yapma becerisi olmayan, sadece dış hatlarıyla algılayan, ezber zihniyetiyle yaşayan bir gruptan bahsediliyor. Dünya yine iyi durumdaymış bence,  çünkü  % 90ları falan zorlarız biz burda.

Milli pek bir değerimiz kalmadığı gibi ailevi bir değer de kalmış değil, onu geçtim insani değerler bile sıkıntıda. Eskiden evlenilecek erkek bulmak zordu şimdi selam verecek komşu bile yok. Geçen mesela camdan dışarı bakıyordum, öylesine sokağa doğru. Karşı binanın camında da bir amca vardı böyle kel, yelekli. O da dışarı bakıyordu, amaçsızdı benim gibi. Amcayla göz göze geldim, kafamla selam verip gülümsemek üzere. Beni gördüğü gibi suratını çevirip camı üzerime kapadı, perdeyi çekti. Öyle garip geldi ki, kapısına gidip ‘amca niye böyle yaptınız, acaba? İkimiz de aynı şeyi yapıyorduk hâlbuki. Niye sevmediniz ki beni durduk yere’ diye soracaktım. Mahalle kültürünün de kalmayışı bir tokat gibi inmişti suratıma. Anladım ki herkesin içi, bastırılmış duygularla, hırslarla dolu ve her gün bir yerlerde şiddetle patlıyor. Türk insanı misafirperverdir falan ya mesela, onun sınırları da fordçuluğa genişlemiş durumda. Misafirperverliğimizden dolup dolup taşıyoruz, ama maalesef gelenimiz gidenimiz de kalmadı.
Çoğu zaman bir şeyden haberimiz yok, geçmişimizi unuttuk geleceğimize de bakmıyoruz zaten. Doğada bu konuda bir örnek var mesela. Karafatma böceği. Bu böceğin çok ilginç bir özelliği var, ileri ileri giderken bir anda karar değiştirip geri ya da sağa sola dönebiliyor, bunu gerekçesiz yapan tek hayvan hatta. İşte biz de öyle takılıyoruz, manasızca aksiyona geçiyoruz, biri anlatmaya çalışınca onu da tersleyip ‘bizden değilsin’ diyoruz, düşünmeye de çok gerek duymuyoruz.
Düşünmek deyince bu konuda çok başarılı da değiliz zaten, e insanlık hali tabi başarısız olduğu şeyin üstüne gitmiyor, sıkıntı etmiyor kendine. Düşünecek de ne olacak sanki.
 O yüzden peşini bıraktık herhalde, onun yerine ‘Herkes bir gün 10 dakikalığına ünlü olacak’ önermesinde başı çekiyoruz. Televizyona çıkmamak mümkün değil, yemek bilmiyorsan kıyafet, o yoksa altın günü bilgilerinle çık herkesi ihya et. Tabi çoğunlukla gülmekten ihya oluyoruz. Bayıldık birbirimize gülmeye. Ben bu kadar medeni cesaretimiz olduğunu da bilmezdim, biri görür diye mahallede el ele tutuşmayan kızlar ekranlarda elektrik almaya çalışıyorlar. Eskiden başlık parası ayıplanırdı, şimdi evi ve arabası yoksa olmuyor, böylelikle gençler evde kaldı fakat olgun erkekler revaçta, ikinci bahar havası tüm kanalları sarıyor.
Misal Yemekteyizde de başka bir kız vardı. Hiç yemek yapmadı, bilerek isteyerek. Gelenlere de ‘ben yemek yapmıyorum zaten, dışarıdan söylüyoruz biz, her yaptığınızı ıy dedim hepsini de yedim karnımı doyurdum, oh çok da iyi yaptım’ dedi. ‘E hadi dağılın artık ben de yemek falan yok’ diye de bitirdi. Amcalar teyzeler böyle bakakaldılar. Biz boşuna mı yırttık kendimizi dediler. ‘Evet’ dedi. Çok netti bence, çok samimiydi.
Gençler demişken, onların durumu da bir acayip. Garibim genç, sesini çıkarsa olmuyor çıkarmasa yaşanmıyor.  Yarısı zaten evlendi 3. çocuğa hamile. Üniversite kokteylinde sıcak şarap dağıtılınca olay oluyor, alkol kültürü iyice yavşadı. Promili düşük bir profille karşı karşıyayız, ama yine de ahlak kazaları her geçen gün artışta. Frenimiz patlak, bi tekerimiz de inik. Arka ayna bulanık, önde de baya sis var bu ara. Şoförümüzün alkollü olmadığına eminiz ama cenabet olma ihtimali yüksek. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete. Kıyamet demişken, o da pek uzakta değil, ömer çelakıl onun takibinde. Sağolsun şifreleri tek tek çözüyor hallediyor, mesela bizi kuantumdan kurtardı geçenlerde, saolsun valla.

Neler olup bittiği bilinmiyor zaten ortalıkta, kimse bilmiyor.  Bilse de umursamıyor, hem ağlarım hem giderim modundayız. İstanbul beyefendisi, İstanbul krosu oldu, dizide oynayıp parayı kırdı. Ardından reinaya gidip mazagincilere yakalandı, Hatice teyze bu duruma kıl olup televizyona çıktı. Beni alın diye bağırdı. Bunu gören kocası stüdyoyu basıp haticeyi bıçakladı.  Reytingler fırladı, sunucu memnun, kanal memnun, holding memnun. Hatta feysbuk bile, twitter bile memnun. O sayede fikirlerimizi belirtiyoruz. Allah razı olsun valla, olay olmasa ne yazıcaz biz oralara, sanki başka bir hobimiz, dolu bir hayatımız mı var? Rıza ise taksici, akşamları o ses buraya yarışması eşliğinde karısını dövüyor, bu esnada karısının çok yanık bir sesi olduğu ortaya çıktı. Onu da yarışmaya sokacaklar kısmetse, bakalım neler olacak. Melis de yarışmaya gireyim diyor ama camiasına rezil olmaktan korkuyor ayrıca aynı zamanlarda süper cool aşmış müthiş bir parti varmış oraya akıcakmışız, okeys mi dedi? Okeys dedim.  Sanırım anlaştık.

Falsolar saymakla bitmiyor, niye böyle oldu bilmiyorum, 300 yıl matbaayı almadık ondan mı oldu acaba. Eğitim kurumlarının beceriksizliği, öğretmenlerinin kalitesizliği gırla. Bak daha esaslı problemlerimizden de hiç bahsetmedim.  Terör, ekonomik sıkıntılar, bunlara karşı geliştirdiğimiz umursamazlık da cabası. Yardım gönderiliyor, yağmalanıyor. Sorun değil çünkü gönderen de içine bikini, pis paspas falan koymuş oluyor. Yardımlaşma bilincimiz zaten yok. Bencilleşme bilincimiz ise tavan yaptı. Bir de tam bir yüzsüz gibi ‘Al ver ekonomiye can ver’ diyor. Bir kere de sen ver de biz alalım diyen yok, nesillerce mi tüketilir bir milletin kazancı, emeği?  Hortumlama becerisi kalıtımsal oldu sayelerinde.
Yani öyle bir profil ki zihin yaşı 5’ten ileriye gitmemiş bir çoğunluk.  Hani hangi ses tonuyla söylediğinize göre tepki verir ya çocuklar, tam öyleler işte, şuursuz. ‘Hey çocuklar, her yıl tonlarca petrol denizlere dökülüyormuş! Oleeeeyyyy!’  ‘Hey çocuklar, bakın şimdi şapkadan ne çıkıyor, hooop, ekmeğe peynire kocaman bir zam, heeeeeyyyy!! Böyle böyle ne versek tamam diyo bizim milletin kafası. Valla alışı kuvvetlendi milletimin, canım benim, profilini sevdiğim. O yüzden şöyle bir bakınca görünüyor ki, biz olmuşuz profil. 
Neyse, en azından başbakanımız çok yakışıklı da oradan kurtarıcaz inşallah. 3 çocuktan sonra 3 kadına da geçilir yakında. Bence kızlar durmayın. Ayşe Fatma Hayriye, haydi çiftetelliye.




MAKSAT EV KOKMASIN


Maksat ev kokmasın.
 Bırakacağım yeminle bırakacağım şu illeti. Dumanı bütün eve doluyor, her yer leş gibi oluyor. Benim burnum almıyor onu ama sonra annem ziyarete gelince vıdı vıdı edecek biliyorum. ‘Sigara mı içiyorsun, arkadaşın mı içiyor, biz seni İstanbullara gönderip yanlış yaptık. O kuduruk ablan gibi sende kaçtın gittin oralara.’ Sonra da ahlar vahlar başlayacak. E ben de dedim bundan sonra içmeyeyim şu mereti. Faydası hem bana, hem ruh sağlığıma. Ama yok! Yok işte! Olmuyor da olmuyor. Gene elime yapıştı kaldı bu lanet olası. Eve giriyorum, bütün gün darlıyorum kendimi ‘dur, ne gerek var, içme işte, git kendine bir bira aç geçer’ ama yine gecenin bir vakti dayanamayıp yakıyorum bir tane. Ama kendime de yediremiyorum ya, liseli gibi gizli gizli takılıyorum. Salonda cam kenarında, soğuğu yağmuru yiye yiye, tam bir enayi gibi camın kenarına sinmiş tüttürüyorum. Arada bir de perdenin kenarından dışarıyı izliyorum. Bu asiliğimi, liseliliğimi gören, bu rezil duruma şahit olan biri var mı diye de çaktırmadan yokluyorum.
İşte o gece de aynı bunlar gibi sıradan bir geceydi. Deli gibi sigara çekti canım. Çekmeceye saklamıştım paketi, oradan çıkardım, cam kenarında yaktım içiyorum. Dışarıda ama nasıl bir yağmur, öyle böyle değil!  Minik minik de sigarama damlıyor camın kıyısından, ama sorun değil, ciğerlere çeke çeke içiyorum. Bir anda camın önünde acı bir fren sesi duydum. Arabanın biri. Tam bizim kapının önünde durdu. Bizim sokakta da hiç öyle alkollü geleni, bağıranı çağıranı yoktur. Korna çalmazlar sokakta o derece. Nezih sayılır kendi çapında. Bu asi tavırlı beyaz arabanın bizim mahalleye ait olmadığı belliydi.  Ben izlerken bir anda arabanın içinden bir adam çıktı, kapısını bile kapamadan yanındaki koltuğun kapısına doğru yürüdü, kapıyı sertçe açtı, öndeki kadını çekerek dışarı çıkardı. Bir anda kilitlenip kaldım, diğer camlara bakındım, kimse yoktu ve tek izleyen bendim. Elimde sigaramla hayatımın en ilginç olayına şahit oluyordum.
 Adam kadını arabanın kapısının önünde biraz tartakladı ardından gelişine tokadı patlattı. Kadın tokadın patlamasıyla bir anda görüş hizamdan çıktı. Kadının tarafını göremiyordum camdan. Yere yapışmıştı belli ki. Adam sinirle elini kolunu sallaya sallaya arabaya geri bindi, kapısını güm diye kapayıp, bastı gaza gitti. Bir anda yeniden sessizlik. Sokağımızın cızırdayan lambasının altında kadının biri yerde yatıyordu. Karanlıktan ve yağmurdan nasıl bir tip olduğu bile tam seçilmiyordu. Ne yapacağımı şaşırdım.  Bir an camdan salona doğru bir adım attım, ardından cama geri dönüp tekrar baktım ve evet kadın hala yerdeydi ve bunu tek gören bendim.
Ne duruyordum ki? Hemen montumu alıp aşağı indim. Yerde arkası dönük, karşımdaydı. Yanına yaklaştım ‘Bayan? İyi misiniz?’ dedim, kolumla kadına destek olmaya çalışırken bana döndü. Bir anda gözlerim fal taşı gibi açıldı, ağzımdan kelime çıkmadı. Karşımda dayak yiyen sokağa bırakılan kadın benim ablamdı. Kaşlarım çatıldı, şok içerisindeydim. Fritöze atılacak patates gibiydim, musluğun altında merakla beklerken, bir anda kızgın yağa atılmıştım.
‘Abla? Nasıl ya?’ dedim. Ağlamaya başladı.
 ‘Tamam, dur hiçbir şey söyleme gel eve girelim’ dedim.
 Eve girdik, ablamı salondaki koltuğa oturttum ve bir havlu getirdim. Her şey çok manasız geliyordu, ablamın kimseye bir zararı olamazdı, çok görüşmesek de evli ve mutlu olduğunu biliyordum.
‘Anlatır mısın şunu bana’ dedim.
 ‘Her şeyi gördüm camdan, sakın eksilteyim deme!’
Ablam durdu, getirdiğim suyu içti.
‘Arabadaki Mesut’du’ dedi.
 Dediklerini duyunca aklım yürüdü bir an. ‘Mesut mu? Enişte Mesut, kocan Mesut, aşkiton Mesut!’
 ‘Evet’ dedi .
‘Artık aramız öyle değil, bu çocuk mevzusu bizi bitirdi, olmuyor olmuyor işte bir türlü. Ama anlatamıyorum ona, ‘’Mesut zaman var daha’’ diyorum dinletemiyorum, konusu açılınca bile deliriyor. Bugün doktora gittik çıkışında kavga ettik, arabada da ‘‘Kardeşinde kalırsın’’ dedi. İnmek istemedim ama dinletemedim. Gerisini görmüşsün zaten’.
Hiçbir şey diyemedim. Daha önce pek çok şey beni şaşırtmış ya da sinirlendirmişti ama bunun liste başı olacağı aşikârdı. Peki, bu nasıl cibilliyetsiz, nasıl haddini bilmez, nasıl denyo bir adamdı ve en önemlisi bu nasıl bir puştun evladıydı da benim ablamı bu hale sokup, bir de kedi köpek gibi sokağa atmıştı!
Sinirlenmiştim. Bu çapsız durum bende çeşitli kontakların atmasına sebep olmuştu. Bir anda ayağa fırladım. Önce alçak volümlerle ‘Nasıl olur ya? Bu çok saçma’ şeklindeki sorgulayan tavrım, biraz sonra küfrederek salonda volta atmaya dönüşecekti. Elimi kolumu sallayıp, sinirle bir oturup bir kalkıyordum. Bu gergin durum sonrasında tehditkâr konuşmalara da yer vermiştim elbette. ‘Dava falan açalım! Mahvedelim adamı! Bitirelim! En azından gidip suratını falan dağıtalım? Benim kapıcı Salih abi var, bakkal amca var. Beni çok severler, mahalleden toplasın getirsinler. Salih abi, beni kırmaz, abim gibidir, bak görürsün ben yarın ilk iş söylerim ona! Vallahi mahallenin delikanlıları bir anda toplaşırlar. Sen hiç merak etme ablam! İşe bak ya, bir de haberlerde falan izleyip ‘memlekete bak ne ayılar var’ diyoruz. Elin gerzek, ezik mesuduna bakın hele! Davarın önde gidenine kızımızı vermişiz! Adam kapımıza gelecek mıy mıy mıy konuşup kızımızı alacak sonra da dövüp kapıya geri bırakacak. Yok ya! Siz bu kızı sahipsiz mi sandınız lan!’
 Sinir stresim hat safhadaydı, git gide kontrolü kaçan bir erkek Fatma’ya dönüşüyordum. Kontrol edilemez bir şekilde bağırıp çağırıyor, adeta aklımı yitiriyordum, ablam ise karşımda sakin sakin oturuyordu, hatta ağlamayı bile kesmişti. Bir an onu öyle sakin görünce;
‘Eee ne yapacaksın peki şu an?’  İstersen önce bir duş falan al, bir gerginliğin gitsin!’ dedim. ‘Yok gergin falan değilim tamam, geçti geçti tamam’ dedi.
Nasıl yani diyemedim fakat der gibi baktım.
’Tatlım tamam bak, asıl sen bir sakinleş tamam mı? Özür dilerim, akşam akşam sinirlerin oynadı boş yere. Ben şimdi bir taksi çağırıp eve gideyim, yarın konuşuruz olur mu? Bir başına bırakmayayım adamı?’
Kilitlenmiştim. Bu mantık benim mavi saçlı kafama fazla gelmişti. Almamıştı beynim. Aklım yürümüştü. Kendimden düşüneyim dedim bulamadım. En son 4. Sınıfta bir çocuk pamuk şekerimi elimden almıştı. Çimlere yatırıp bir güzel dövmüştüm. Bana karşı böyle bir şey yapılsa, maalesef en azından adamı topuğundan vurmam gerekiyordu. Kafam hiçbir şey almıyordu, ablama saf saf bakıyordum.
 ‘Abla sen ne diyorsun allah aşkına?’ dedim
‘Lütfen, bir sorun yok. Olur böyle şeyler karı koca arasında. Biz halledeceğiz, o da böyle olsun istemedi biliyorum, eve gidip konuşacağım. Lütfen ısrar etme, ben çıkıyorum. Varınca ararım seni, hadi yat uyu sen de artık.’dedi ve çıktı.
Salonun ortasında kalakalmıştım. Sokak ortasında dayak yemiş olan ablam, evde sanki kahve içmeye gelmiş de benle dertleşip gitmiş gibi davranmıştı. Sanki bir nevi Seda Sayan’dım ve konuğum kocasından dayak yiyen bir kadındı. Bense Seda Sayan’lığı becerememiş kadına bağırıp çağırmıştım. Sonunda konuğum da dayanamamış ve stüdyoyu terk etmişti. Ablam sadece bunun kibar versiyonuydu, çaktırmak istememişti.
Ne düşüneceğimi bilemedim. Galiba sadece telefon bekleyecektim çünkü bariz bir şekilde aralarına giremiyordum. Ablam net bir sınır çekmişti ve bu çok belliydi. Annem haklıymış, kuduruk ablam gitmiş davarın biriyle evlenmiş demek. Kurda kuzu emanet etmişiz, o da gütmüş gütmüş kıvamına getirmiş. Şimdi de basıyor tokadı, veriyor siniri. Boşanırlar mı acaba? Boşansın tabi boşansın! Yok, çocuk olmuyormuş da bilmem ne! Başlarım babanın şarap çanağından!! Bak gene sinirlendim artık dayanamayacağım, bir sigara yakacağım. Nerde benim paketim? Yakıyorum işte içiyorum, ev de kokarsa koksun!

EUROVİSONA KİM GİTSİN

Tartışmaları bitti.

Sesine soluğuna hayran olduğum,ilk albümünden itibaren şarkılarını ezbere bildiğim KIRAÇ eurovisiona gidiyormuş.

İstihbarat sağlamdır umarım.

Sevgiler.



Yılanın kuyruk acısı



Zamanın birinde bir köylü ile yılan arkadaş, dost olurlar.Köylü yılana her gün süt götürmekte yılan ise ona hergün bir altın vermektedir. 
Onlarınki karşılıklı menfaat dostluğu ama olsun her ikiside karşılıklı birşeyler alıp veriyorlar yani birbirleninin hayatını kolaylaştırıyorlarPaylaşımda bulunuyorlar. 
Bu karşılıklı alışveriş uzunca bir süre devam ediyor.Köylü bir gün hastalanıyor her gün götürdüğü sütü görüyemeyecek yılana, çağırıyor oğlunu yanına,bak oğlum bizim bahçenin yanındaki dut ağacının dibinde her gün bir yılan gelir, benim götürdüğüm sütü alır ve yerine bir altın bırakır.Ben bugün hastayım ve bu sütü sen götür ve yılanın verdiği altını getir der. 
Oğlu babasının bahsettiği yere gider, sütü bırakır, ancak babasınada kızar çünkü babası o altını almak için hergün yılanı ziyaret etmekte ve süt götürmektedir her gün gitmekle olur mu? Kim taşıyacak hergün sütü öldür şu yılanı al altının tümünü der. 
Sütü babasının dediği yere bıraktıktan sonra altını vermeye gelen yılana baltayla saldırır yılan kendini kurtarmak isterken aldığı balta darbesiyle ı kuyruğu kopar ve yılan can acısıyla oğlana saldırır ve onu boğarak öldürür. 
Köylü bekliyo rki oğlu gelsin hemde altını getirsin,gelen yok, giden yok,oğlunun gelmediğini gören köylü acı zulum hemen bahçeye koşar.Birde ne görsün oğlu ölmüş, yılan acıyla ortalıkta kıvranmakta kuyruğunun yarısı yok vaziyette. 
Her ikiside üzgündür köylüde evlat acısı yılanda kuyruk acısı. 
Ancak zaman geçer birbirlerine yeniden ihtiyaçları olduklarını anlarlar.Çünkü yılan aç kalır, köylüde altınsız.Tekrar bir araya gelirler ve derler ki yine eskisi gibi dost olalım,Köylü derki sen yine hergün altını ver, ben yine sütünü getireyim hergün der.Yılan kabul eder. Ne yapsın her ikisininde rızkı kesilmiştir.Mecbur yeniden dost olmayı deneyecekler.
Köylü yine herzamanki gibi sütü götürür, yılanın verdiği altını alır.Bir kaç gün bu durum devam eder ama bir tuhaflık vardır.Her ikiside kendini kötü hissetmektedir.Çünkü köylü her gittiğinde yılanı görünce evladının acısını hisseder yılan ise köylüyü gördüğünde kopan kuyruğunun acısını. 
Köylü bakar ki bu durumu devam ettiremeyecek. Evlat acısı zor.
Der ki yılana :
Kusura bakma .Bende evlat acısı, sende kuyruk acısı varken biz asla dost olamayız.Birbirimizi gördüğümüzde hep bu acıyı yaşayacağız.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Ne yapıyorsun? Mutfağı Topluyorum. :)

Mutfağın ortasında elinde bisküvi paketiyle duran kocama sordum;

- Ne yapıyorsun?

- Mutfağı topluyorum.

- Nasıl yani?

- Yarım bisküvi paketi kötü gözüküyordu ortalıkta durmasın diye onu bitirdim. Birazdan helvayı yiyeceğim.

:)

EROL KÖSE, SOYTARIMI NE?''

Normalde televizyon izlemediğimi beni tanıyan herkes bilir. Haberleri bile internetten takip ederim. Gazete de okumam, anca bulmaca çözmeye yarıyor benim için… İnternet neyime yetmiyor ki, maşallah bütün gündemi takip etmek mümkün ama Geçen hafta gazete alasım tuttu. Bakayım dedim dünya da ve Türkiye’de neler olmuş.

 Gündem haberlerinde, şike tahliyeleri haricinde önemli bir gelişme yokmuş ama ilk sayfa en altta ki haberi okuyunca asıl bombayı keşfettim. Haberi okurken metrobüsteydim ve metrobüs şoförünün çaprazındaki ilk koltukta oturuyordum. Her zaman ki gibi metrobüs tıklım tıklımdı. Malum bir gazeteyi böyle toplu taşıma araçlarında birden fazla kişi okur. Siz gazeteyi kaldırıp okumaya başlarsınız ve arkanızda, yanınızda kesinlikle uzanmış bir boyun, gözleri dikilmiş bir erkek ya da bayan kafası hissetmeniz normal ve bende o durumdaydım. Benimle birlikte mübarek kaç kişi okuyormuş gazeteyi sayamadım valla… 

Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında - Haruki Murakami

2011 bitmeden Murakami okumasaydım orta yerimden çat diye çatlardım eminim. Uzuuun zamandır istiyordum okumayı.

Kitap fuarı yazımdan hatırlarsınız belki, bu kitabı günün anısına ,(2011 Tüyap Kitap Fuarı) Onur Bey'in tavsiyesi üzerine almıştık. Ve Büşra ile aynı zamanda okuyacağız diye konuşmuştuk. Bazen de dışarı çıktığımızda bir örnek ayraç alırız. Vardır öyle garip huylarımız :)

İtiraf ediyorum; başlarda sıkıldım.  Aslında kitabın yarısı diyebiliriz.:) Ama sonra kitap aldı başını gitti. Sayfaları merakla çevirmeye başladım. Hacime'ye sinir oldum. Karşımda olsa esaslı bir yumruk geçirirdim suratına.

Sonunda Hacime ile ilgili çok klasik bir yorum yaptım; ''erkek işte''. Gıcık Hacime. Sinir şey.

İşte bu cümlelerden Murakami'nin ne kadar güzel bir dili olduğunu anlayabilirsiniz. Aslında kitapta Hacime'nin gıcıklığı ile ilgili bir anlatım yok. Ben kendi kendime gıcık oldum adama.

Tamam tamam kapatıyorum Hacime konusunu. :)

Sade bir dille yazılan ama insanı etkileyen kitaplara ba-yı-lı-yo-rum. Kelimeleri süslemeden, uzun uzun yazmadan duyguları nasıl bu kadar gerçekçi anlatabiliyorlar anlayamıyorum. Anlamama ne gerek var gerçi. Ben kitaba kapılıp, duygulardan duygulara sürüklenmeme bakayım değil mi?

Bu güzel kitapla tanışmamızı sağladığınız için teşekkürler Onur Bey. :)

..eğer yağmur yağmamış olsaydı, eğer yanıma şemsiyemi alsaydım ( ki bu çok muhtemeldi, çünkü otelden çımadan önce alıp almamak konusunda bocalamıştım), onunla asla karşılaşamazdım. Ve onunla karşılaşmasaydım eğer, şimdi hala yayınevinde kölelik ediyor, geceleri gözlerimi duvara dikiyor, tek başına içip kendi kendime konuşuyor olurdum. Bu durum, ihtimallerimizin ne kadar sınırlı olduğunun farkına varmamı sağlıyor. (sayfa 57)


''Aşıklar talihsiz bir yıldızın altında doğarlar'' dedi. ''İkimiz için yazılmış gibi sanki.'' (sayfa 149)


Arka Kapak:
Tokyo’nun varlıklı bir mahallesinde, sıradan ve sorunsuz gibi gözüken bir hayat süren Hajime, orta yaşlara geldiğinde yaşamını sorgulamaya başlar. Hayatı boyunca sahip olduklarından daha fazlasını istememiştir. Savaş sonrası yıllarda şansı yüzüne gülmüş, iyi bir evlilik yapmış ve iki kız çocuk sahibi olmuştur.
Şehirde iki caz kulübünün sahibi olarak kıskanılacak bir kariyeri vardır. Yine de, hayatı ve kariyeriyle ilgili, rahatsız edici, sinsi bir yetersizlik duygusuna kapılmaktan kendini alamaz. İlk gençliğinde âşık olduğu, akıllı, ancak tuhaf bir yalnızlık duygusu uyandıran güzel Şimamoto’nun anısı, kalbini gölgelemektedir.
Yağmurlu bir gecede, eskisinden çok daha güzel ve etkileyici görünen Şimamoto’nun tekrar karşısına çıkmasıyla, hayatı çok daha karmaşık bir hale gelir.

“İnsanın, kaderi ve maddi dünya arasındaki gelgitlerini anlatan ve okuru kıskıvrak yakalayan bir eser. Akıllardan çıkmayacak.”
The New York Observer

MÜDÜR




Birgun ic organlar bir arada tartismaya baslar iste ben mudur olcam, sen mudur 


olcan derken kalp "olum ben mudur olcam, size kan sagliyorum, ben olmazsam bi 


halt yiyemezsiniz, ereksiyon bile olamazsiniz, bi tarafınız duser maazallah" demis


aday olmus, iste beyin "lan oglum, manyaklasmayin ben olmazsam kalp ne işe 


yarar, bak beyin olumu diye bisey var. beyin oldu mu, boku dağıttınız. kalp olsa ne yazar, artik by-pass 


bile ediyolar onu" demis bu da aday olmus.

secime iki-uc gun kala got cikmis "mudur ben olcam" demis, tabi millet kiciyla gulmus. got cok alinmis, 



ben size gosteririm demis. ve sıkmıs kendini, yukardan diski geliyo bu bi turlu sicmiyo. sıkmıs,sıkmıs en 


sonunda metabolizma dayanamamis tabi. ic organlarda hasarlar olusmaya baslamis, zehirler kana


 karisir olmus tam vucut olumu gerceklescek kalp ile beyin cikmis tamam biz cekiliyoz, sensin mudur, 


yeter ki sic demisler. mecburen got'u mudur secmisler anlicaginiz. iste o gun bugundur butun gotler 


mudur olmus.

27 Aralık 2011 Salı

Gâvur musun yılbaşı?


Bu aralar Türk milletinde bir embesillik var yine. Yılbaşı kutlansın mı, kutlanmasın mı? Kafayı yediler. Takıl arkadaşım kafana göre, ama bil öyle takıl. Blogların birinde demiş ki; ‘Hıristiyan, İsa’nın doğuşunu kutluyor, biz de özentiyiz, kutluyoruz, ne kadar salağız. Canımız eğlence çekiyor diye gâvurun bayramını mı kutlayacağız?’

‘Yahuuu’ diye şöyle güzel bir iç çektim önce. Anlattım. Pek anlaşıldığımı sanmıyorum.  Zira ben çok net ve bilimseldim, onlarda ise şalter kapalıydı.

Bi kere arkadaşım, yılbaşı başka şey noel başka. Bunu bi ayıralım. Hıristiyan olmadığımız için değil, yılbaşı kutlamaya bahane aradığımız için de değil, gerçekten İKİ AYRI kavram oldukları için.
Yılbaşı, İsa’nın doğuşu değildir. Noel’dir o. 24 Aralık tarihinde başlar, İsa’nın doğum günü de zaten ‘1ocak’ değil. Her boku yanlış öğrenmişiniz, bi de oraya buraya yazarsınız utanmadan. ‘o İsö’nün doğumgönü amağ!!’ Değil işte cahil adam, değil. Hayır, bundaki özgüven aynştayn da yoktu yeminle. 24 Aralıkta doğmuş bu İsa emmi. Bunlar da takibindeki bir haftayı kutluyor işte. Doğuşunu anlatan skeçler falan yaparlar, ayin mayin okurlar. Dinlerince takılırlar. O haftanın sonunda yeni yılın ilk günü yaşanacak diye, cin fikir Hıristiyan milleti o günü de haftanın kıçına eklerler ve bu İKİ AYRI olayı beraber kutlarlar.

Nitekim yılbaşı kutlamalarının babası, İsa falan dinlemez. Hatta ‘sen yokken biz vardık’ edasıyla salınır İsa’ya da sümüğünü atmaz. Çünkü yeni yılın gelişi, kışın gelişi, astronomik değişimler binlerce yıl öncesinden beri zaten davul zurna ile kutlanır.
Eskiler ona ‘kış bayramı’ derler. Adamlar binlerce yıl önce; her krallık kendi anlayışınca, bu dönemi kutlamış. Eğlenceler düzenleyip ateş etrafında dönüp, içip eğlenmişler.  Herkes kendi ritüeline göre keyiflenmiş o dönemde. Ay takvimi (353)- Güneş takvimi (365) arasındaki 12 günlük aralığı kapatarak, iki takvimi aynı hizaya getirmekmiş amaç. Avrupa’nın nice kavimleri bunu, hiç öyle din min demeden yapmışlar. Zaten o aralarda tek tanrılı din bile yok. Mevsim değişimini uğurluyo adamlar, sizin gibi her işlerine fitne sokuşturmuyorlar. Masumiyet var.
Gel mesela Türklere bakalım. Türkler bu çam ağacı geleneğini getiren millet zaten. Şimdi gevşek gevşek 'yok yea' falan diycek bazısı, onların kafasına kafasına tarihin tozlu sayfalarıyla vurmak geliyo içimden. bilmezsin, dayanaksız atarsın, kanıtla gelene saygı duymazsın, uyuzum sizin gibisine ben. 
Neyse, ben öğrenme sevdalıları için devam ediyorum. Türklerden geçmiş çam ağacı süslemek. Adamların inancının ahanda göbeğinde hayat ağacı diye bişey var, tepesinde tanrılar, günü ve geceyi düzenliyorlar. Ve tam 22 Aralık günü, günler tekrar uzamaya başlıyor. Mitolojik olarak gün geceyi yeniyor. Adamlar da bu doğa olayını kutlamaya karar vermiş, kutlamış mesela. Bir akçam varmış o bölgede yetişen, Orta Asya'da sadece, başka yerde yetişmiyor. Onu evlerine, meydan yerine getirir, altına tanrıya teşekkür için o yılın mahsullerini hediye olarak koyarlarmış. Bildiğin domates biber işte. Dallarına da bir dahaki yıldan beklediklerini dileyerek kurdele, mendil falan bağlarlarmış. Danslar, eğlenceler gırla. Kilimler, halılar bu kutlamanın motifleriyle dolu.

E şimdi böyle bir bilgi var elinde, daha sen neyi tartışıyorsun ki! Yılbaşında yapıyolar diye kızdığın ağaç da senin, dalındaki süsler de senin dilek mendillerin,  noel babaya yazılan mektuplar senin yeni yılda gök tanrından dilediklerin, altındaki hediyeler de senin domatesin patatesin, tanrıya hediyelerin. Yani adamların yaptığı ne varsa senden görmüşler zaten. Almışlar senin âdetini, yanına İsa doğdu diye eklemişler; sen günlerin uzamaya ilk başlamasını kutlarken, o gelmiş 'İsa da bizim güneşimiz sayılır, biz onun yükselişini kutlıycaz. Sizin ritüeliniz de artık bizim olcak' demiş. Baskın toplum oldukları için yayılmış. Sen de bunu yemişsin. Bu kadar. Şimdi mal gibi yılbaşı geleneği diye bişey olmaz, çam ağacı gavur adeti falan dersin.

Bihabersin işte kabul et, ‘ama İsa’nın doğum gönü dediler’ Hayır efendim. O başka, bu başka. Siz bizden gördünüz hepsini diyeceksin. Sana ne İsa’dan! Sen kendi geleneğini bil önce, uygula, uygulama ama bil. 'Iyy çam ağacının altına hediye, ne kadar banal’ O zaman senin ataların banal şekerim. Gidip Büyük Ada’da dallara mendil bağlamayı biliyosun, hıdrellez de ateşten atlamayı biliyosun, telli babaya gidip tellere okuyup koca istemeyi biliyosun, bin tane yatırdan haberin var, bundan haberin yok. Olacak arkadaşım.

Kutlarsın, kutlamazsın, Müslümansın, Hıristiyansın fark etmez. İnsansın ve senin takviminde de 31 Aralık gecesi bir yıl bitip yenisi geliyor. Yeni umutlar, güzel dilekler, mevsim değişiyor hadi bakalım diyeceksin. Biraz şu doğayla ilginiz olsun ya. Bir sevginiz olsun. Onu sallamaz, bunu umursamaz, öbürünü duymuş biyerden ‘aman aman gavur icadı’ Amma dönek milletmişsiniz he. Ulan yıllarca atalarınız o çam ağacına ne anlamlar yükledi kim bilir. Başında ağladı sevindi lan hayvan herifler. Tamam, sen o kadar manalı bulmayabilirsin ama en azından bi saygın olsun; yeni yıl şerefine bi kadeh kaldırıver, olmadı bi güzel yemek ye, olmadı bi banyo yap. Ak pak ol. Bi düzgün gir yeni yıla arkadaşım.

Noel Hıristiyanlığın, oruç Müslümanların, unsuz dönemi Musevilerin, çiçek bayramı Budistin olabilir. Ama yılbaşı hepimizindir.  Adamlar binlerce yıl kutlamış lan az mı? Bi de mesela düşman kavimde, aynı kutlama yapılıyomuş diye bi anda ‘siktret ya başka şeyaparız’ dememişler. Bağlılık var adamda, dürüstlük mertlik var, döneklik yok. Çok merak ediyorum acaba gâvur milleti ‘Noel’de hurma yemeğe bayılırız’ deseydi, hurmamızı bir anda bırakacakmıydık? Cevaptan hiç emin olamıyorum ve işte bu tartışmayı dinlemeyi çok isterdim ben.
He bir de ‘bu kapitalist düzenin parçası, hep bize para harcatmak için’ diyen var. Noel babalar, taş gibi Noel kızlar, hediyeler, gezmek tozmak. Bir miktar doğru tabi. Ama harcama sen de, evinde sevin yani düşman olma yılbaşına. Tercih etmiyor görünüyor, kendince tribi var ama içi kıpır kıpır biliyorum, 3..2..1.. derken havaya zıplayıp ‘hııaaa mutluluk ulaağn’ dememek için zor tutuyor, sıkıyor kendini. Sıkma kardeş! Yapma bunu. Geleneğin bu senin, sevin yeni yıla, tut bi dilek nolucak, olur belki fena mı?

Zaten hala belli değil napıcağım yılbaşında, yine açıkta kaldım.  Dışarı çıksan çekilmez yılbaşı kalabalığı, birilerine yamanıcam son anda. E size de o kadar konuştum; Noel’i yılbaşının ingilizcesi sanmayın artık, nolur bak.

Sizlere yılbaşı hediyem şu video;
 ‘Videoda yılbaşı geleneğinin Türklerde nasıl yapıldığını anlatmış. Mis gibi net bilgidir. Dr. Muazzez İlmiye Çığ bizzat anlatmıştır. 1914 doğumlu yani 97 yaşındadır. Doğumu Bursa/Osmanlı Devleti olarak geçer. Bu kadın; Dünya' da Sümerologlar arasında sözü geçen nadir kişilerdendir ve Türkiye’nin ilk sümeroloğudur.  Türkiye’de tarih konusunda bulabileceğimiz en güvenilir kaynak bu kadının kendisidir. Buyurunuz.

Herkese süpersonik bir yeni yıl dilerim;

Satranç bulan kişi




Satranç oyununu bulan bilge kişinin öyküsünü biliyor musunuz ?
 Ödül olarak kraldan satranç tahtasının  Birinci kareye bir, ikinci kareye dört, üçüncü kareye sekiz, dördüncü kareye onaltı, beşinci kareye otuziki… ta ki 64 kare bitinceye kadar bir öncekinin iki katı buğday konulsun!”   istemiş bu bilge. Kral önce bu isteği çok alçakgönüllü bulmuş ve içinden bilge kişiye gülmüş ama ondan sonra bu isteği yerine getirmek için gereken ölçüde buğday biraraya getirmeye ne kendisinin ne de dünyadaki tüm kralların servetinin yetmeyeceğini görmüş. Bu öykünün doğruluğunu kanıtlayabiliriz.bi sayıyı on kez iki ile katlarsak o sayıyı 1024 ile çarpmış oluruz; bunu yirmi kez yaparsak bir milyonun üstünde bir sayıyla çarpmış oluruz ve bu böylece sürüp gider.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Suratsız Doktorlar Mesleği Bıraksın


Bugün, çalıştığım iş yerinden sigorta başlangıç evraklarını istedikleri için ve gece vardiyasında olacağım için gündüzden evrakları halletmek üzere evden çıktım. Benden istedikleri evraklar:
-Sabıka kaydı
-İkametgah ilmuhaberi
-Nüfus Cüzdanı Fotokopisi
-Sağlık raporu

İlk üçünü bir çırpıda hallettim ve sonra bağlı bulunduğumuz ama aslında kaydımızın bulunmadığı sağlık ocağına gittim. Önce hemşireler bir baktı sistemde kaydım yokmuş o yüzden doktorun kayıt yapması gerekiyormuş. Sıra numaramızı alıp bekledik. Doktorun odasına girdim, verdim kimliği yazdı TC Numaramızı ve baktı "yok sistem çalışmıyor, öğleden sonra gel" "tamam" deyip eve geldim. Öğleden sonra saat 13:36`da sağlık ocağının önünde hazırdım ve içeri girdim, bir sıra numarası aldım. Sonra gidip bir hemşirelere sorayım diyerek hemşirelerin odasına gittim ve sordum. Sistem bozuk değilmiş sadece geç yanıt veriyormuş ve biraz beklemesi gerekiyormuş Eşşek Bey`in.

Sonra sıram geldi ve girdim odasına yavşağın. Aramızdaki konuşmalar şöyle gerçekleşti:

Ben: Merhaba
Doktor: ...
Ben: Buyrun bu kimliğim, sabah gelmiştim sistem yoktu, az önce hemşirelere sorgulattım açılıyor sistem, ancak biraz beklemeniz gerekiyor.
Doktor: ...
Ben: (Raporu aldıktan sonra) Teşekkürler, iyi günler.
Doktor: ...
Ben: (iç sesim) Orospu çocuğu kendini ne bok sanıyorsa, senin 7 sülaleni...... İbnenin evladı... Kahpe tohumu...


İşte sağlık ocağı mı sinir stres yuvası mı, belli olmayan bu yer sağlam adamı çürüğe çıkarmazsa bende bir halt bilmiyorum...

Bu şerefsizleri kendinizden uzak tutun, benim işim düşerse bu Orospu Çocuğunun yanına gitmeyeceğim kesin.
Böylelerini BURADAN ŞİKAYET EDEBİLİYORUZ!

KIYI KÖŞE KALMIŞ KİTAP VAAARR MIIIII ?

 
Hani bazen okuyacağımızdan veya merak ettiğimizden değil de sırf o kitap kokusunu özlediğimizden,almış olmak için aldığımız kitaplarımız vardır ya. Hani zorlasak da bazen sonunu getiremediğimiz. Utana sıkıla elimizin tersi ile kitaplığın ücra köşelerine itip kakaladığımız kitaplar.

Hah işte tam da o ilk aklınıza gelenlerden bahsediyorum.
Kız o kitapları şu aşaadaki vereceğim adrese yollasanız ya. Hadi be güzeliim. Ne olur sanki ? Bakmıyosun bile yüzüne. Ne okuması. Sus bakiim. Daha geçen gün sen değil miydin amaaaan yeni kitap bitsinde ona sonra bakarım deyip unutan. 

Tamam anlıyorum kitapların değerli ama paylaşamadıktan sonra ne anlamı var be yavrum.
 Hadi pamuğum,hadi benim canım,hadi güzelim.
 Şimdi paşa paşa kitaplığına gidiyosun. 
Hatta medeni cesaretini toplayıp içlerinden sevdiğin kitaplarından birini de seçip paket yapıp doooğru Ptt ye gidiyorsun. 

Diyorsun ki ben Ağrı'da kitapsızlıktan şikayetçi,için okuma şevki bulunan öğrenci kardeşlerime bir paket yollamak istiyorum. Yardımcı olur musunuz?

Paketin içine dergi koyun,kitap koyun,sözlük koyun,bir de elmalı-tarçınlı kurabiye  koyun. Bebeler kurabiyeleri yerken kitap okusunlar.  eheheheeh bizim burda bebe derler onlara susun bakiiim. :)))

Heyy  KİTAPDELİSİGİZEM  Hadi bakalım önce sen. Hangi kitapları koyduğunu da blogunda okumak istiyorum.

Ardından neferleri sayıyorum, 

yazarı ve neyzeni olduğum ANINDA YORUMCULAR
Yaptığı çalışmalar,el işleri ve gönül güzelliğine vurgun olduğum  GELİBOLUM
Ayıla bayıla okuduğum AHUNUN ALT BENLİĞİ
Samimiyetinden acayip hoşnut olduğum ve ısrarla takip ettiğim DIŞAVURUM
O biirr gezgin,o biiir kulede çalışcağı için heycanlııı,o bir iki üç dööörtt....  MİSS-SENSİBLE
Ahmet'in kitapsız kalmasına gönlü razı olmayan,kızlarına aşık  TÜRK KADINLARI
Oğluşu geldikten sonra daha da hoş postları olan, BYANTİGONE
En son mutluluğun fotoğrafını çeken MAVİ TUTKU
Minti minti dünyasıyla koca dünyada büyük sabır örneği gösteren KÜÇÜK ŞEYLER
Fikirlerini hastalık derecesinde sevdiğim LİLİ BEBEK
Mektupları ile içimizi ısıtan AMAK-I HAYAL
Bu adamın düşünce yapısı süper hacı. O biiiiiiiiirrrrr  STİCKMAN  :)
Bloglarımızın iyi yürekli diş hekimi GUGUKUŞU
75 katlı gökdelenin en tepesinde çekirdek çitleme hayaline ortak olduğum ATEŞ BÖCEĞİ
Çarşılara çıkar,alışveriş yapar,gezer,tozaaar EMBİR
Keman çalar,tembellikten videoya çekemez hep söz verir amaaa :)))  AZICIK HER ŞEYDEN
Severek takip edip ensesinde olduğum leon, nam-ı diğer  ÇOCUKKEN ÖLDÜM BEN

Haydi bakalım adres verme vakti: 

AĞRI ŞERİFE BACI KIZ TEKNİK VE MESLEK LİSESİ
SERDAR KİRENLİ / BİLGİSAYAR TEKNOLOJİLERİ ÖĞRETMENİ
MUHAMMED KAMİL YAYKAN /TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ÖĞRETMENİ

Mehmet Akif Ersoy Mahallesi Doğubeyazıt yolu 04100 Merkez/Ağrı
0472 215 76 70 

İster mim deyin ister bim deyin ne derseniz deyin ama bi el atın şu işe. Hadi gözünüzü seveyim.

Sevgiler

Yeni kapı


4. Murat devri. Padişah tarafından mey (şarap) afyon ve fal bakmak yasaklanmış.
 İstanbul'da bütün meyhaneler ve keşhaneler "underground" takılmaya başlamış. 
4. Murat bi gece tebdil-i kıyafet İstanbul'a indiğinde karşıya geçmeye karar verip bi sandal kiralamış. Sandalcı müşterisinin sultan olduğunu bilmiyomuş tabii.
 Bi ara sandalın yanından sarkan bi ipi çekmiş.
 İpin ucunda bi testi!
 Sultan "Ne var o testinin içinde?" diye sormuş.
 Sandalcı "Ne olacak mey işte" diye gülerek müşterisine ikram etmiş. 
Her ne kadar yasaklamış olsa da 4. Murat'ın alkolle arasının iyi olduğu bilinir.
 İkramı kabul etmiş ama yine de "Mey yasak. Hünkarımız görse kafanı vurdurtur diye korkmuyo musun?" diye sormaktan da geri kalmamış. 
Sandalcı da haliyle "Yahu hünkar ner'den görecek bizi denizin ortasında" demiş. Aradan biraz zaman geçmiş.
 Sandalcı bu kez de teknenin tahtalarından birini kaldırıp aradan afyon çıkarmış ve nargilesine atarak körüklemeye başlamış. 
Gönlü zengin adam hemen müşterisine de ikram etmiş.
 Sultan yine kabul etmiş ama yasağı gene hatırlatmış.
 Sandalcı aynı şekilde "Kim görecek ki bizi denizin ortasında" demiş.
 Biraz daha vakit geçmiş.
 Bizim sandalcı cebinden fal taşlarını çıkarmış.
 Hünkara "Ver 5 akçe de falına bakayım" demiş.
Fal 4. Murat'ın en kızdığı şeymiş ama "Hadi biraz daha sabredeyim" diye düşünüp "Bak bari" demiş. 
 Fal taşlarını elinde çalkalayıp atan sandalcı "Efendi sorunu sor bakalım" demiş. Padişah "Hünkar şu anda nerededir?" diye sormuş.
 Sandalcı taşlara bakıp "Hünkar şu an denizdedir" demiş. 
4. Murat güya endişelenmiş havalarına girip "Sakın yakınımızda bi yerde olmasın" diye sormuş sandalcıya ve tekrar iyice bakmasını söylemiş. 
Sandalcı taşlara tekrar bakmış ve birden 
4. Murat'ın ayaklarına kapanıp "Affet beni hünkarım " diye yalvarmaya başlamış.
 Kıyıya dönene kadar yalvarmaya devam etmiş.
 Padişah dayanamayıp "Sana bi soru sorucam.
 Eğer bilirsen seni affederim.
 Bilemezsen boynunu anında vurduracam" demiş. 
Sandalcı sevinçle "Padişahım çok yaşa" demiş ve merakla soruyu beklemye başlamış.
 4. Murat sandalcıya "Dönüşte İstanbul'a hangi kapıdan giricem?" diye sormuş. 
Tabii sandalcı hemen itiraz etmiş "Hünkarım şimdi ben hangi kapıyı söylesem siz başka kapıdan girersiniz.
 Affinıza sığınarak gireceğiniz kapıyı bi kağıda yazsam ve size versem; kapıdan geçtikten sonra okusanız olur mu?" demiş.
 Hünkar başını "Olur" anlamında sallayınca sandalcı tahminini yazıp kağıdı vermiş. 
 Padişah kağıdı alır almaz daha bakmadan yanındaki fedaisine


 "Hemen boynunu vur şu kafirin" emrini vermiş. 


Sonra da "Surlara yeni bir kapı açıla! İstanbul'a oradan giricem" demiş çevresindekilere. 
 Kapı 5-10 dakikada açılıp padişah ve erkanı şehre girmiş.
 4. Murat bi ara sandalcının kağıda hangi kapıyı yazdığını merak etmiş.
 Kendinden çok eminmiş laf olsun diye cebindeki kağıda bakmış. 
Ama okuyunca hayretler içinde kalmış. 
Sandalcı kağıda şunları yazmışmış: "Hünkarım yeni kapınız vatana millete hayırlı uğurlu olsun"
ve Okapının ismi yeni kapıdır. 
4. muratta sigarayı ve içkiyi yasaklayan ve siroz yani sigaradan ölen ilk padişahtır (=









Sergen ve İsabella Objektiflere Yakalandı

MUHABiRE TEHDiT!
MUHABiRE TEHDiT!
Adları bir süredir birlikte anılan Sergen Yalçın ve Melike İpek Yalova...
Adları bir süredir birlikte anılan Sergen Yalçın ve ‘Muhteşem Yüzyıl’ oyuncusu Melike İpek Yalova,  Yeniköy Yelken Balık’ta yemek yedi. Mekandan ayrı ayrı çıkan ikiliden Yalçın, Yalova’yla birlikteliğini soran muhabiri “Aptal aptal soru sorma, sonun fena olur” diye tehdit etti.
MESUT YILMAZ

Kaynak:Milliyet

25 Aralık 2011 Pazar

Padışahın işi ney


Sultan Murad Han o gün bir hoşdur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var ?

-- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?..

-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;

-- Kimdir bu?

Ahali:

- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun
biri işte!..

-- Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. - isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :

-- Nereye?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

-- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...

-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

-- Nasıl yani?..

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

-- Niye?

- Ümmeti Muhammed içmesin diye...

-- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...

-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...

- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...

-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...

-- Doğru, öyle ya?..

- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

-- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra;

- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More